• Mehmet Aman

81 Yıldır CHP Neden Bocalıyor?

Çok da takılmamalı bir adayın İstiklâl Marşı okuyup okumadığına. Ve çok da emin olmamalı o adayın solundan ikinci sırada duranın İstiklal Marşı okuduğuna. Muhtemeldir ki o da dışarıdan İstiklâl Marşı’nı okurken içten içe de “Dersim’de Doğan Güneş” şarkısını mırıldanıyordur.

Bu yazının başlığı Niyazi Berkes’in Yön Dergisi’ndeki yazı dizisinden esinlenerek atıldı. Bu alıntı da o dizinin “CHP Atatürkçülükten Nasıl Uzaklaştı?” yazısından: “Atatürk’ün ölümünden sonra Kemalizm öksüz kaldı; parti çıkarlarının günlük hizmetlerini gören bir evlatlık haline girdi.” Bu yazı ve tespit tam 56 yıl öncesinden günümüze ışık tutuyor.


Öyle ki, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı sıfatını omzunda taşıyan herhangi bir kişinin, AKP ile birlikte “dönemin cemaati” şimdinin FETÖ’sünün, cumhuriyeti ayakta tutan kolonlarından birisi olan TSK’ya kurduğu kumpaslarla birlikte, yargının 12 Eylül Halkoylaması ile yine dönemin AKP-Cemaat ortaklığına teslim edildiği tarihlerde “Gülen cemaatinin devleti ele geçirme düşüncesi varsa bu vahimdir. Ama bunu ortaya çıkarması gereken de devletin kendisidir.” diyebilir mi? Memleketin hali ortadayken “Ben bugün için laikliğin tehlikede olduğunu düşünmüyorum. Eğer tehlikede dersek bunun altını doldurmak lazım,  gerekçelendiremem.” gibi tamamen orta yolcu bir cümle kurabilir mi? 


Kurabilir. 


Eğer yanında Claudia Roth ve Cem Özdemir varsa -dönemin kodlarını da göz önününde bulundurulduğunda- bu onun için gayet onur verici bir davranıştır.


Çark Düzeni 


Kendilerince bir düzen tutturmuş gidiyorlar. O düzene “Çark Düzeni” dersek abartmış olmayız. Buradaki çark kelimesinin iki işlevi var. Birincisi düzenin adı. Oluşturdukları bu düzende şahsi ikballeri zarar görmeyecek şekilde, memleket menfaatleri karşıtlığında aldıkları görevi bir namus bilerek, yerine göre ne şiş yansın ne kebapçı anlayışla, yerine göre “demokrat”, “sağduyulu” ve “babacan” bir edayla “taban”a ölümü gösterip sıtmaya razı etmek. İkincisi ise düzen içinde en çok uygulamaya tabii tuttukları: Çark etmek… Tabandan “Yeter kardeşim, maymun ettin bizi!” feryatları geldiğinde, mevcut siyasal iklimin de vermiş olduğu yetkiye dayanarak kimsenin reddedemeyeceği bir yürüyüş patlatıp etraftaki dumanı dağıtmak. Yani çark düzeninde çark etmek. Yeter ki düzene zeval gelmesin! Öyle ki parti içerisine adeta kötü huylu tümör gibi yerleşen ve gitgide büyüyen karşıdevrimci tüm düşünceler ve temsilcileriyle gül gibi geçinir giderler: “Liberallere şunu söylemek istiyorum: Şimdi yeni CHP'ye biraz daha yakından bakın. Biz Türkiye'nin gerçek anlamda demokrasiye kavuşması için tüm engelleri kaldırmaya kararlıyız. Bu bağlamda liberallerin de desteğini istiyoruz.” Bu gibi cümlelerle nerede Kemalizm karşıtı varsa onlara  mavi boncuk dağıtırlar  fakat “ulusalcı” kanadı lime lime doğrarlar. Ne olduğu tepeden tırnağa belli olan siyasal İslamcıyı alır, cumhurbaşkanı adayı yaparlar.  Haliyle hezimete uğrar, suçu seçmene atarlar. Yetmez, “anadilde eğitim” çığırtkanlığı ve “özgürlükçü sosyalist” adı altında “etnikçilik” yapan bir partinin başkanlar kurulu üyesini alırlar, İstanbul’un güzide semtlerinden birisine aday yaparlar. Hendek Operasyonları sırasında devletin güvenlik güçlerine karşı “serhıldan” ilan edenlere selam gönderen kişi de gayet tabii İzmir’e layık görülür. O yüzden çok da takılmamalı bir adayın İstiklâl Marşı okuyup okumadığına. Ve çok da emin olmamalı o adayın solundan ikinci sırada duranın İstiklal Marşı okuduğuna. Muhtemeldir ki o da dışarıdan İstiklâl Marşı’nı okurken içten içe de “Dersim’de Doğan Güneş” şarkısını mırıldanıyordur. 


Ve merak etmemeli, bugün yarın düşer ajanslara “Öyle bir şey olabilir mi? Bizim genlerimizde Kuvayimilliye var!” açıklaması. Çarka aynen devam…


İdeolojik Buhran İhanete Sürüklüyor


CHP pek çok kesimlerce sosyal demokrat bir parti olarak tanımlanıyor. Bazen sosyalist oluyor, bazen özgürlükçü demokrat, bazen bölücü bazense en azılı siyasal İslamcı! Aslında herkesin çok iyi bildiği ancak çok da dillendiremediği yegane gerçek, CHP’nin özü itibariyle Kemalist bir parti olması ve yukarıdaki tüm ideolojik unsurların saldırılarının altında olması. Bu ideolojik buhran ne yazık ki hiçbir şeyden haberi olmayan, safdilli, olaylara hep iyimser yaklaşan parti içi dinamikleri de bir kerteden sonra  ilkesizliğe sürüklüyor. İlkesizlik çok ağır bir itham gibi görünüyor olabilir. Çünkü kapı gibi 6 Ok dururken nicel manada ilkesizlikten söz etmek abes kaçabilir ancak 6 Ok, mevcut iklimde genel merkezin duvarlarını süsleyen minimalist bir tablodan başka hiçbir anlam ifade etmiyor. 


Olaylar zincirleme gelişiyor. 


İlkesizlik, omurgasızlığa yol açıyor. 


Omurgasızlık basiretsizliğe… 


Basiretsizlik gaflete… 


Gaflet ihanete sürüklüyor. 


Temeli Deniz Kumuyla Oluşturulan Umut Binası


CHP, ilkeleri olan ve o ilkeler ışığında siyaset yapan bir partiden çok umut pazarlayan ticari bir işletme görüntüsünü almış durumda. Malum şahsın başkanlığında her seçim öncesi, kamuya sürekli umut pompalanıyor. Bu seçimin sloganı da “Martın Sonu Bahar”… Hilal Cebeci ses tonu ve hafifmeşrepliğiyle hazırlanan “Çav Bella” bozması bir seçim şarkısı… Ve maalesef  yine bu oyuna gelen “taban”…. Gayriahlaki bir şekilde kendisine yapılan tüm olumsuzlukları görmezden gelip, var gücüyle partisi için çalışıyor, bir tek olumsuz laf ettirmiyor. Sonunda da olan yine tabanın kendisine oluyor. Umudu kursağında kalıyor. Medet umduğu kişilerse bir damla su bile vermiyor… Çünkü gerçeği göremiyor. Görse bile buna inanmak istemiyor.


Şairin dediği gibi;

" ama umudu var büyük insanlığın                                          umutsuz yaşanmıyor "


Terry Eagleton, “İyimser Olmayan Umut” kitabına şu alıntıyla başlıyor: "Bizler iyimser değiliz, herkesin gönlünü kaptırabileceği hoş bir dünya vizyonu sunmuyoruz. Sadece, her neredeysek orada yoksullar için adaletten yana yerine getirilmesi gereken küçük bir ödevimiz var."


Evet ödevimiz budur... Artık romantikliğe değil, gerçekçiliğe ihtiyaç var. Tek bir gerçek var: Umut bağlanan kişi ve kişilerin tabiri caizse birer umutsuz vakadan ibaret olması...



O Soru: “Yahu tamam da kime oy vereceğiz?”


“Yahu tamam da kime oy vereceğiz?” ve “AKP gidince kim yönetecek bu memleketi?” sığlığında ve kolaycılığında bir soru varsa o da “Kılıçdaroğlu gidince ne olacak kardeşim, kim gelecek?” sorusudur. Ve bu soruya verilecek bir yanıt maalesef yok. Çünkü hâlâ bu soruyu sorabiliyorsa bir kişi biz ne anlatırsak anlatalım yine kendi bildiğini okuyacak. Sorun elbette şahıs değil zihniyet sorunu. Bu zihniyetin bertaraf edilmesi için de gücü tekelinde bulunduran kişilerin tel tel dökülmesinin ve partinin yakasından düşmesi ya da düşürülmesi gerekiyor.  Bu toprakların kurtuluşunu müjdeleyen, her cepheden beli bükülen insanları bağımsızlığına kavuşturan bir partinin, "Herkesi memnun edelim dersek, mümkün olsun, hepsi memnun olsun ama biz bir maksadı temin etmiş olmayız. İdare-i maslahatçılar esaslı devrim yapamaz. Bugünkü sefalet ve rezalet içinde esasen kimseyi memnun etmeye imkân yoktur." ülküsünden cayıp, şahsi ikbal ve hırslarını ön plana koyarak küresel vakıfların bağış makbuzlarını pusula görmesi ve herkesi memnun (!) etmeye çalışması ülkeyi gitgide daha da büyük bir çıkmaza sokuyor. 


Temeli deniz kumuyla oluşturulan umut binası bir gün yıkılmaya mahkumdur. Yıkılmadan harekete geçmek elzemdir. Yıkılan sadece bina değil, Türkiye olur.


Ve o enkazın altından çıkış yolu bulunabilir mi, meçhul...

52 görüntüleme

Mehmet Aman  © 2019

  • Grey Facebook Icon
  • Grey Instagram Icon
  • Grey Vimeo Icon