21.15 Treni

Babam çok pimpirikli bir adamdır. Bir şey olacaksa en sağlam şekilde olmasını ister. Yani bir yolculuğa çıktığımda; havayolu, karayolu ve tren yolu alternatifleri varsa, trenle gitmemi ister. Çünkü ona göre tren, en güvenlisidir. En güvenlisi o olmasına rağmen ona göre, trenin ilk ve son vagonlarına da binmemi istemez. Güvenlidir orta vagon. Yani, ona göre.  Yine bu düşünceler içinde, bindim 21.15 trenime.

Orta vagonun, ortasındaki dörtlü koltuklardan birine oturdum. Sağ tarafımda, cam kenarında oturan ve sıkıntıdan tespih sallayan bir adam.

Yanımda koridor. Koridorun yanında, sevgililer. Onların karşısında yıllarını birbirine adayan iki çınar.

Onların arkasında, iki kız. Belli ki tanışmıyorlar ama cam kenarında oturanın telefonuna bakıyor göz ucuyla koridor tarafındaki koltukta oturan kız, merakla.

A bir de karşımda, cam kenarında, umutsuzca dışarı bakan bir ahraz, masum mu masum…

Tam kalemi ve defterimi çantama koyacakken, kendini beğenmiş bir edayla bana bakıyor meraklı kız – bakıyor demek, çok mu nazik kalıyor, kesiyor mu demeliyim, sanırım kesiyor-  kendinden tiksindirircesine. Tiksindiriyor tiksindirmesine; fakat “Ben buradayım.” diyor, “Buradayım bu vagonda benden başka güzeli yok.” dercesine, gözlerime dayıyor gözlerini.

Bıkıyorum.

Sağıma dönüyorum, yanımdaki ihtiyarın tespihinden çıkan ritme bırakıyorum kendimi, karşımdaki ahraz gibi umutsuzca ve masum bir yüz ifadesiyle bakmak istiyorum karanlıklara, dalmak istiyorum beşer metre aralıklarla dizilmiş sokak ışıklarının ahenkle dans edişine.

Dalamıyorum.

Çünkü sol çaprazımda oturan iki çınar yansıyor cama, bana bakıyorlar sanki anlaşmışçasına…

Gözümü onlardan ayırıyorum, kitabımı okumak isteyip elimi çantama atacakken, o meraklı ve kendini beğenmiş kızın, amatör bir fahişe gibi, ağzına sakızı götürüşüne çarpıyor gözüm.

Ve bana bakıyor… Sakızı çiğnerken yine dikiyor bana gözlerini.

İnadına bakmıyorum gözlerinin içine, bakarsam eğer… Neyse.

İlerliyor 21.15 treni kendi istikametinde usulca, Çay-Çilek’ten geçiyor.

Bir zamanlar – ki zaman zaman yine aynı – terör mahalleleri olarak nitelendirilen, trenlere taşların atıldığı, atılan taşlardan insanların kafalarının yarıldığı mahallelerdir, Çay-Çilek.

Acaba diyorum, acaba meraklı, kendini beğenmiş, amatör bir fahişe gibi sakız çiğneyen kız yaşamış mıdır bu durumu?  Sanmam.

Peki, ya ben trenden inerken, trene binen Suriyeli kadınlar?

Suriyeli kadınların trene binişi

Benimki de soru mu… Savaştan kaçıp gelenler, ölümü görenler, yaşama sarılanlar; bilmezler mi…

Ya hangisi gerçek?

Birilerinin rahatlığı mı yoksa birilerinin haz duymamasına rağmen yapmak zorunda oldukları mı?

Hangisi?

Her neyse.

21.15 trenim geldi Mersin’e.

Ben de kenardan kenardan gidiyorum evime.

 

Mehmet AMAN

28.06.2015 / 22.20

Continue Reading

Kim gazeteci, kim değil?

Mehmet AmanBaşlığa takılmayın. Aslında Türkiye’de herkes gazeteci. Ama nasıl?

Uğur Mumcu’nun tanımına göre gazeteci; haber ve bilgi kaynağına en çabuk ulaşan ve bu kaynaklardan dindiği bilgi ve haberleri okurlarına sunan insan demektir. O, gazetecinin bu görevini yapabilmesi için habere, olaya, olguya belgeye ve bilgiye dayalı yazılar yazması gerekir. Bunun içinde gazetecinin güvenilir kişi olması zorunludur. Sır saklayan, haber ve bilgi kaynağını gizlemesini bilen, gerektiğinde hükümetlere ve güç odaklarına karşı savaşmayı göze alan insandır gazeteci…*

Peki böyle midir Türkiye’de gazetecilik?

Hayır!

Türkiye’de gazeteci olabilmeniz için yapmanız gerekenler aslında çok basittir.

Asılsız ve temelsiz cümlelerle bir şeyler karalıyorsanız, iktidarın -sadece siyasi iktidar değil- ve gücün arkasını toplama görevini üstlenebiliyorsanız, havuzdaysanız ya da havuza girmek için çabalıyorsanız, genel ve yerel seçimlerden önce ortaya çıkıp bazen de “İnternet gazeteciliği yapıyoruz.” ayaklarıyla birkaç belediye başkan adayı ya da milletvekili adayının arkasından dolanıyorsanız kayıtsız şartsız, ağaçla ve Cristiane Amanpour ile asparagas röportaj yapıp gerçekleri çarptırsanız birilerine yaranmak için**, dönemin başbakanının ağzından çıkan bir cümleyi manşet yapıyorsanız gazetenizde ve aynı gün sizle birlikte diğer gazetelerde aynı manşetle çıkıyorsa piyasaya***, yine dönemin başbakanı sizi arıyorsa “Hayret ya!” diye sitem ediyorsa ve sizde “Anlaşılmıştır efendim.” diyerek anında yayını kesiyorsanız ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucusuna kinayeli kinayeleri küfürler edebiliyorsanız, gazetecisinizdir. Say say bitmez.

Velhasıl kardeşim, Türkiye’de gazeteci olmak istiyorsanız, başta yalaka olmanız, güce tapmanız ondan sonra da verilen emrin katiyen dışına çıkmamanız gerekmektedir. Aksi takdirde, omurgalı duruşunuzu bozmaz, gerçek ve doğru dışında gözünüz başka bir şey görmezse ve bu yolda ilerlerseniz rahat yaşam sürmezsiniz… Maalesef durum bu.

Fakat bu durum doğru ve düzelmeyecek bir durum değil. Her şey de olduğu gibi, gazetecilikte de bu düzeni durdurmak bizlerin elinde. Yeni yetişen, bu mesleğin okulunu okuyan çoğu arkadaşım bu durumdan rahatsız ve bu durumu kabullenememekte. Umuyorum ki bu yolda yalnız değilim. Yalanlara, yanlışlara, kumpaslara karşı bu kavga hepimizin…

Neden Dayatmacıyız?

Aslında yazının ana konusu eğitimcilerin öğrencilere olan dayatma sevdası olacaktı.
Ancak; Milli Eğitim Bakanlığı tarafından düzenlenen “19. Milli Eğitim Şurası”ndan çıkan ve hala gündemde olan liselerde Osmanlıcanın zorunlu ders olması konusunda bugün (08.12.2014)  Cumhurbaşkanı öyle bir açıklama yaptı ki, yazının ana konusu başka bir şey oldu.

Ne dedi Cumhurbaşkanı?
– İsteseniz de istemeseniz de Osmanlıca öğretilecek ve öğrenilecek.****

İsteseniz de istemeseniz de bu olacak siz de bunu yapacaksınız.” diyen bir Cumhurbaşkanının olduğu bir memlekette, eğitimciler imza karşılığı öğrencilerini konferansa götürür. İlk 10 dakika konferans salonu tıklım tıklımdır, öğrenciler “İmza atalım, bir an önce gidelim.” diye sabırsızlanır, imza kağıtları bütün salonda dolaşır, imzalar atılır ve konferans daha yarım saatini doldurmadan salon boşalır…

xsfsgf

Şu cümleden sonra, hangi eğitimci dayatmacı olmaz ki…

Anlaşılan o ki şimdi ki eğitimciler ve yöneticilerden dayatmacı olmamalarını beklemek biraz hayalcilik gibi geliyor.

İş bizlere düşüyor…

Kaynaklar

* Uğur Mumcu, Gazeteci, Miliyet, 3 Mayıs 1992

** Kızılağaç dile geldi – Kirli itiraf http://www.takvim.com.tr/guncel/2013/07/04/kizilagac-dile-geldihttp://www.takvim.com.tr/guncel/2013/06/18/cnnden-kirli-itiraf

*** Başbakan döndü, medyanın canı feda – http://t24.com.tr/haber/basbakan-dondu-medyanin-cani-feda,231486

**** Erdoğan: İsteseler de istemeseler de Osmanlıca öğretilecek. – http://www.cnnturk.com/video/turkiye/isteseler-de-istemeseler-de-osmanlica-ogrenilecek

 

Continue Reading

Panik yok…!

Ekrem Dumanlı, Ahmet Şık ve Nedim Şener‘in tutuklanmaları dolayısıyla şu yazıları
yazıyor:

 sanki insanların ev ve işyerlerinde aramalar keyfî yapılıyormuş gibi davranmanın
âlemi yok.
 
Hukukî süreç işliyor ve biz bu süreç içinde yargının elindeki bilgi ve
belgelere vâkıf değiliz. Birilerinin hedef şaşırtarak olayı siyasî bir boyuta çekmesi
ya da konuyla ilgisi olmayan kişileri suçlamaya yeltenmesi bambaşka bir
hukuksuzluktur. 

Desktop

7 Mart 2011, Pazartesi

Aradan yaklaşık 4 yıl geçti.
Kedi oğlan doğurdu.
Her şey tersine döndü…

Samanyolu Grubuna operasyon yapıldı. Zaman Gazetesi Genel Yayın Müdürü
Ekrem Dumanlı’da gözaltına alınanların arasında.

Çıktı ve bir basın açıklaması yaptı.

“Vay vay vay Ekrem Dumanlı’nın suçuna bakın Türkiye Cumhuriyeti’nin
egemenliğini ele geçirme. Tayyip Bey ‘e sesleniyorum. Allah’tan korkun.
Ben sizinle dünyanın dört bir tarafına gittim. Türkiye Cumhuriyeti’nin
egemenliğini öyle mi ele geçirmeye çalıştım”

14 Aralık 2014, Pazar

Bu operasyonları yapanlara destek çıktığımı düşünenler olacaktır.

Düşünmeyin efendim.

Savunduğum tek şey gazetecilikle şakşakçılığı birbirine karıştırmamak.

Bu arkadaşlar zamanında şakşakçılık yapıyorlardı, şimdi gazetecilik.

Geçin efendim bu #ÖzgürBasınSusturulamaz ayaklarını.

Neyin ne olduğunu, gayet iyi biliyoruz. Anlıyoruz.

Geçin.

Ha bu arada, sanki insanların ev ve işyerlerinde aramalar keyfî yapılıyormuş gibi
davranmanın âlemi yok. Hukukî süreç işliyor ve biz bu süreç içinde yargının
elindeki bilgi ve belgelere vâkıf değiliz. Birilerinin hedef şaşırtarak olayı siyasî
bir boyuta çekmesi ya da konuyla ilgisi olmayan kişileri suçlamaya yeltenmesi
bambaşka bir hukuksuzluktur. 

Paniğe ve öfkeye gerek yok hukukî süreç işliyor…!

Continue Reading