Ağlama Taha Akyol Ağlama

11049470_944322278949033_241874903746297905_nYandaki birleştirilmiş fotoğrafa iyi bakın.

6 Haziran 2012.

A Haber ve ATV ortak canlı yayını.

Gündem Özel programı.

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan konuk.

Ona soru soran gazeteciler sırası ile şöyle:

Ekrem Dumanlı, Mustafa Karaalioğlu, Taha Akyol, Erdal Şafak…

Gülüyorlar karşılıklı… Kahkahalar gırla.

***

Aradan üç yıl geçiyor ama ne üç yıl…

İktidarları boyunca birlikte hareket ettikleri kişi, kurum ve kuruluşlarca uydurma Ergenekon, Balyoz, Askeri Casusluk gibi davalarla TSK‘yı yıprattılar.

El birliğiyle can aldılar.

Kuddusi Okkır, Murat Özenalp, Ali Tatar, Cem Aziz Çakmak…

Sonra…

MİT Tırları, 17-25 Aralık soruşturmaları.      

Yalçın Akdoğan ”Kendi ülkesinin milli ordusuna, milli istihbaratına, milli bankasına, milletin gönlünde yer edinen sivil iktidarına kumpas kuranların bu ülkenin hayrına bir iş yapmış olmayacağını çok iyi bilir. Amaca ulaşmak için her yolu mübah görenlerin nasıl hastalıklı anlayışlar ürettiğini çok iyi bilir.” diyor ve her şey tersine dönüyor…

Balyoz’dan tutsak olanlar beraat etti.

Diğer davaların da içinin fos olduğu -zaten biz biliyorduk- herkes tarafından açıkça görüldü.

Yitip giden canlar, boşuna gitti… Bunların hesabı sorulacak elbette.

Tüm bu yaşananların eşliğinde geliyoruz 2015’e.

The Süreç denen oyunun patladığı günler.

Her gün sayısı önemli olmayan şehit haberleri ile içimiz yanarken, olayların durulduğu bir gün.

Türkiye – Hollanda futbol maçı. Maç Konya‘da. Stadın her yeri bayraklarla süslenmiş…

Yayıncı kuruluş, CİNER GRUBU‘nun elinde bulunan SHOW TV. Hani şu “Alo Fatih” olayıyla akıllara kazınan gazete ve televizyon kanalının da içinde bulunduğu grup.

Maçı izlerken, maçı anlatan sunucu tarafından üstü kapalı propaganda yapılıyordu. Dahası, hiçbir maçta şeref tribünü bu kadar çok gösterilmemişti.

Türkiye 2. golü atmış, bu gole sevinirken kamera yine şeref tribününe çevrilmişti.

Başbakan Davutoğlu, TFF Başkanı Yıldırım Demirören atılan golle mutluluktan uçarken, ağlamaklı haliyle beyinlerimize ve yüreklerimize mıh gibi çakılan şehit çocuğunun bakışları, maçı izleyenleri derinden yaralıyor…

dasdasdad

Tam o sırada Dağlıca‘da çatışma çıktığı, 10’dan fazla şehit olduğu haberleri düşüyor haber sitelerine.

Ne oluyor,  ne bitiyor derken, yaklaşık bir buçuk gün sonra neler yaşandığını anlamaya başlıyoruz.

Çatışma 15.00 sularında çıkıyor.

Maçın başladığı saat 19.00.

Soru şu: Türkiye Cumhuriyeti‘nin Başbakanı‘nın, Dağlıca‘da meydana gelen çatışmadan, çatışmanın niceliğinden ve niteliğinden haberi olmuyor mu?

Olmuyorsa, vahim. Ki olmaması imkansız.

Diğer soru şu: Haberi olmuşsa, şehit çocuğuyla gösteri yapma aymazlığının hesabını nasıl vereceği bir tarafa, hiçbir şey olmamış gibi orada ne işi var?

Bunlar çok tartışıldı, fakat hala tatmin edici bir cevap,  bir tavır göremedik. Göremeyeceğiz de…

***

Bu kadar şey yazdım; neden? Bu yazdıklarımın başlıkla ne alakası var?

Hemen açıklayayım.

Maçtan hemen sonra, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, yine ATV ve A Haber ortak canlı yayınında Melih Altınok‘un sorularını yanıtladı.

7 Haziran‘dan sonra bozulan The Süreç oyunuyla, olayların yeniden başlamasını ve şehitlerin gelmesini şu şekilde yorumladı:

“400 milletvekili alınsaydı durum daha farklı olurdu.”

Bu cümleleri Hürriyet haber yaptı.

Sonrasında olaylar patladı. AKP‘li bir grup Hürriyet binasına saldırdı.

Çarşamba günkü yazısında da (16.09.2015) Taha Akyol köşesinde sitem etti yaşananlara.

“Böyle gitmez” diyor.

Ekliyor: “Kanunla HSYK’yı değiştirebilirsiniz, Yargıtay’ı değiştirebilirsiniz ama, Anayasa Mahkemesi’ni değiştiremezsiniz. Hele de Türkiye için bağlayıcı olan AİHM’i hiç değiştiremezsiniz.”

2010‘daki Referandum‘a EVET derken, bunların olacağını kestirememiş miydiniz?

Hatta ve hatta, 18 Ağustos 2012’de dönemin Başbakanı Erdoğan’ı, basına karşı tutumunu ‘tatlı dille’ eleştirirken ve dahi iki yıl sonra Cumhurbaşkanı olacağını iddia ederken, hurmaların avucunuzu tırmalayacağınızı hiç mi düşünmediniz?

Ağlamayın.

(Not: Yazının başındaki fotoğrafta görülen yazarlardan konumu değişmeyen bir kişi var, Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Erdal Şafak… Ayrıca Mustafa Karaalioğlu hala yandaş, ama dışarıdan…)

Mehmet AMAN

16 Eylül 2015

Continue Reading

Cümleten Hayırlı Sezonlar

Spor Toto Süper Lig Hasan Doğan Sezonu başladı.

Geçen sezon devreye giren “Passolig” ile hedeflenenlerin onda birine ulaşılamadı.

Güya amaç; sporda şiddetin önüne geçilmesi idi. İnsanlara e-bilet anlatılırken, statlarda yaşanan olayları şahıs üzerinden değerlendirileceği anlatılıyordu. Her yönünden yağlanıp ballanıyordu.

Ama kimse bahsetmiyordu, Aktif-Bank‘tan, ranttan… (1)

Bu hengâmede, alelacele, temelde hiçbir planlama vs. olmadan uygulamaya geçildi.

Ne mi oldu?

Bu e-bilet olayının aslında hedeflenenin çok dışında bir illet olduğunu anlayanlar, almadı Passolig’i.

Davalar açıldı; Anayasa Mahkemesi durumu esastan inceliyor. (2)

Bunun dışında…

Sporda şiddet bitmedi.

Tribünler boşaldı.

Deplasman yasakları hala kalkmadı.

“Güvenlik güvenlik” diye gelen e-bilet sistemi, statlara “e-biletsiz girenlerle” daha da bir güvenli oluyordu…

Geçen yıl tribün olaylarında cezalandırma sistemi, e-bilet uygulaması gelmeden önceki sistemle neredeyse aynıydı. Küfürlü tezahüratlardan, şiddet içeren olaylardan sonra alınan kararlar; kulüplere para cezası ve tribün kapatmaydı. Geçen sezon, bu gelişmelere iyimser bakanlar, yeni sezonda TFF’nin “Futbol Disiplin Talimatı”nı okuyunca kendilerince haklı olduklarını düşünmüş olabilirler.

TFF’nin haberinde şu yazıyordu:

Talimatla getirilen bir diğer yenilik ise, elektronik bilet uygulamasının yapıldığı Süper Lig ve 1. Lig müsabakalarında çirkin ve kötü tezahürattan dolayı cezaya neden olan tribün veya tribünlere ilgili müsabakada giriş yapan taraftarların elektronik bilet kapsamındaki kartlarının bloke edilmesi ve böylece bu kişilerin ilgili cezanın infaz edildiği müsabakaya başka bir tribünden girişleri engellenecek. (3)

Bu paragrafa bakıldığında, TFF tribün kapatma, seyircisiz oynama ve para cezaları gibi uygulamaların kalktığını düşünebilirsiniz. Ama aynı haberde belirtilen “EK-1” ve “EK-2”de aslında bu cezaların kalkmadığını, sadece Süper Lig’de seyircisiz oynama kuralının kalktığını, dahası Türkiye Kupası müsabakalarında kalkmadığını göreceksiniz. (4)

Madem şahısların cezalandırılması sistemine geçtiniz, neden hala kulüplere para cezaları verilecek?

Ayrıca, 2. ve 3. Lig takımlarının günahı nedir? Onlar bu ülkenin kulüpleri değiller midir?

*

Bitmedi…

TFF seçimleri yapıldı.

Mevcut başkan Yıldırım Demirören, eski başkanlardan Haluk Ulusoy ve Galatasaray eski başkanı Duygun Yarsuvatadaydı.

Ülkenin her yerinde olmazsa olmaz haline gelen şeyler olmaya başladı orada da: Usulsüzlük iddiaları…

Yıldırım Demirören, yapılan seçim sonucu yeniden başkan seçildi. (5) Aslında beklenen de buydu. Fakat yönetim kurulunda kimler hangi göreve getirilecek merak edilmiyor değildi.

Çok geçmeden o da açıklandı.

Bu kez şaşırmıştık.

“Kuzu kurda emanet edilmişti.”

E-bilet’e karşı olanlar bu cümle ile tepki gösteriyordu bu karara.

E-bilet’in başına Ahmet Gökçek getirilmişti. (6) Ankara’yı parsel parsel sattığı iddia edilen Melih Gökçek’in oğlu, Türk futbolunun çınarı Ankaragücü’nü batıran (7), Osmanlıspor’un başkanı Ahmet Gökçek

Kaderin cilvesi midir bilinmez ama, iki dev kulübü milyonlarca lira –altı sıfırı olmayan milyonlar- borç batağına sokan iki başkan, bugün Türk futbolunun en önemli iki kademesinde… Hayırlısı.

Bize düşen; tarihe not düşmek, olayları kayda almak, gelecekte hesap sormak.

Peki ne yapılmalı?

*

Çok basit.

Türkiye’nin üzerine kara bulut gibi çöken AKP-Cemaat kadrolaşmaları lağvedilmeden, e-bilet gibi uygulamaların olmaması daha sağlıklı.

Eskiden, e-bilet ortada yokken, sahanın içinde emniyete bağlı “Spor Şube” polisleri olurdu –hala da varlar-  ellerinde kameralarla tribünleri çekerlerdi. –hala da çekerler- Çok planlı ve programlı bir şekilde, “olay çıkaran” kişiler, o uygulamalarla işleme tabii tutulamaz mıydı? Ya da tutulamaz mı?

Elbette ki tutulur.

Fakat bağcıyı dövmek olunca istenen, üzümün pek de bir önemi kalmıyor.

Güzel gollerin, güzel hareketlerin olduğu, kulüp başkanlarının taraftarlarına beyaz yalanlar söylemediği, futbolcuların birbirlerini ve taraftarları tahrik etmediği, hakemlerin en az hata ile görevlerini tamamladığı, tatlı tatlı atışmaların olduğu bir sezon geçirmemiz dileklerimle.

Mehmet AMAN
16 Ağustos 2015

Kaynaklar:

  1. Passolig Gerçekleri – Mehmet Anıl Parlak
    http://mehmetanilparlak.blogspot.com.tr/2014/10/passolig-gercekleri.html
  2. Passolig Anayasa Mahkemesinde
    http://www.ntvspor.net/haber/haber-t/119944/passolig-anayasa-mahkemesinde
  3. Futbol Disiplin Talimatı Yürürlüğe Girdi
    http://www.tff.org/default.aspx?pageID=687&ftxtID=20909
  4. Futbol Disiplin Talimatı, sayfa 33http://www.tff.org/Resources/TFF/Documents/00000016/TFF/TFF/TALIMATLAR/Futbol-Disiplin-Talimati.pdf
  5. Yıldırım Demirören Yeniden Başkan
    http://www.haberturk.com/spor/futbol/haber/1095112-tff-baskani-kim-olacak
  6. TFF Yönetim Kurulu
    http://www.tff.org/default.aspx?pageID=147
  7. Ankaragücü Nasıl Bu Hale Geldi?
    http://haber.sol.org.tr/spor/ankaragucu-nasil-bu-hale-geldi-haberi-50542
Continue Reading

Kimin "Cumhuriyet"i?

Milli Mücadele yıllarıydı. Hani o “top seslerinin Ankara’dan duyulduğu”… Sonunda; emperyalizmin Anadolu topraklarından def edileceği, yeni kurulacak devletin yönetim şeklinin “Cumhuriyet” olacağı savaşım… Bir yandan düşman(lar)a karşı verilen amansız mücadele, diğer yandan emperyalistlerin yerli işbirlikçileri, Mütareke BasınıPeyam-ı Sabah’lar, Alemdar’lar…

Bu koşullar altında birçok gazete gibi, “Yeni Gün” adında bir gazete de var, Türk Kurtuluş Savaşı’nı destekleyen.

*

Savaş biter, yeni devlet, “Cumhuriyet” kurulur. “Yeni Gün” gazetesinin adı değişir. Mustafa Kemal isim babasıdır artık bu yeni gazetenin, “Cumhuriyet”in.

“Cumhuriyet, Cumhuriyet’in gazetesidir.” demişti Yunus Nadi, 7 Mayıs 1924’te yayınlanan ilk yazısında. “Cumhuriyet ve demokrasi fikir ve esaslarını çiğneyen ve yıkan ve yıkmaya çalışan her kuvvetle mücadele edecektir.” diye de devam etmişti ayrıca…

O günlerden bugünlere çok badireler atlattı bu gazete.

Hasan Cemal gördü Hasan Cemal… Bir o yana, bir bu yana Hasan Cemal…

Neyse ki o dönem, Uğur Mumcu ve arkadaşlarının verdiği mücadele sayesinde çok fazla görevde kalamadan ayrılmak zorunda kaldı… O zamanlarda yaşanan sıkıntılardan dolayı gazetenin tirajı düşmüştü 40 binlere; bu güne baktığımızda 55 binlerde.

Peki bugünün Cumhuriyet’i, 55 bin okuruna doğru, tarafsız ve ilkeli bir habercilik sunuyor mu?

HAYIR.

Kocaman bir hayır!

Can Dündar ve ekibinin Cumhuriyetinde çok şey değişti. En belirgin değişim, dizgi-mizanpaj ve tasarımdaydı. Bu değişim güzeldi, yalan yok. Fakat işin ideolojik kısmıydı aslında önemli olan.  Bu noktada, yazarımız Çağdaş Bayraktar’ın “Can Dündar Cumhuriyeti’nde Anlamak Olan Biteni” yazı dizisinde derinlemesine olarak bu değişimi görebileceksiniz.

Habercilik açısından bakıldığında da büyük bir değişim göreceksiniz. Çünkü “tarafsızlık” diye bir şey söz konusu değil artık. Dönem dönem belki Cumhuriyet için bunlar konuşulabilir fakat son dönem yaşananlar büyük oranda etki yaratmakta. Bir kaç örnek ile bunu sizlere sunmaya çalışacağım.

*

Örnek 1:

8 Mart 2015 tarihinde “Cumhuriyet, yeniden…” sloganıyla yeni ufuklara yelken açtı gazete. Fakat ne yelken açma… Kavramların iyice birbirine girdiği, sapla samanın artık ortada bile olmadığı devirde şu fotoğraf yer alıyordu gazetenin birinci sayfasında:

cumhuriyet_2015-03-08 (1)

Siyaset bilimi dalında doktora yapan Can Dündar, herhalde devlet ile hükümet kavramlarının ne anlama geldiğini biliyordur. Bugüne kadar Can Dündar denince büyük bir kesimin aklına “muhaliflik” gelir. Son zamanlarda AKP ve Recep Tayyip Erdoğan karşıtlığıyla da bu muhaliflik bayağı bir sükse yapmış durumda.

Peki ama neye muhaliflik? Hükümete mi? Devlete mi?…

Bu örnek, gazetedeki değişimin, bilinçaltı savaşlarının görsel boyutu ile ilgiliydi.

Örnek 2:

7 Haziran Genel Seçimi öncesi ve sonrası. İnanılmaz bir şekilde, HDP güzellemesi yapılıyordu hem birinci sayfada hem de iç sayfalarda. 30 yıldır ülkenin kanını emen bir sivrisinek gibi tepemizde vızıldayan, huzur bırakmayan terör örgütü PKK ve onun siyasi uzantısı HDP adeta “Tanrı’nın barış melekleri” idi Cumhuriyet gazetesi için. Nitekim istenen oldu. HDP barajı aştı.

Dakika bir gol birdi. 8 Temmuz’da HDP Muş Milletvekili Burcu Çelik Özkan, köy korucularını şu sözlerle tehdit ediyordu: “Bu memleketten defolup gideceksiniz. Bize uzattığınız o keleşi size çevirmesini biz çok iyi biliyoruz.” dedi.

Örnek 3:

26 Temmuz’da HDP Hakkari Milletvekili Abdullah Zeydan, PKK’nın Kuzey Irak’taki kamplarının savaş uçakları tarafından bombalanması konusunda şu açıklamalarda bulundu: “PKK, Türkiye’yi ve Ortadoğu’yu güller bahçesine çevirmek için ortaya çıkmış barış ve halk hareketidir. Eğer PKK Türkiye’yi güller bahçesine çevirmek istemeseydi, PKK’nın öyle bir gücü var ki, sizi tükürüğüyle boğar.”

HDP Milletvekillerinden gelen bu iki açıklama, gazetede ve cumhuriyet.com.tr’de yer almadı.

*

Daha önce Aydınlık gazetesinde yer alan MİT Tırları haberini, ilk kez yapmış gibi yansıtan ve enteresan bir şekilde büyük olay olan o haberden sonra açılan soruşturma, Can Dündar’a geniş bir mağduriyet alanı yarattı. Öyle ki, halkın her türlü baskıya rağmen kamuoyunun bilgilendirilmesine yaptığı katkılar nedeniyle kişi dalında ödüle layık görüldü. Bir taraftan seçim öncesi ve sonrası HDP güzellemesi yapan fakat HDP milletvekillerinin sakıncalı açıklamalarını okurlarına sunmayan bir gazetenin genel yayın yönetmeninin “basın özgürlüğü” ödülü alması, bana açıkçası manidar geliyor.

Şimdi soralım;

1) Devlet ile hükümet kavramlarını ayıracak bilgi – birikime sahip değil misiniz? Sahip değilseniz Cumhuriyet Gazetesinin Genel Yayın Yönetmenliği koltuğunda ne işiniz var?

2) Örnek 2 ve Örnek 3’te de belirtilen haberler, “haber değeri” taşımadığı için mi gazeteniz sayfalarında ve internet sitenizde yer almamıştır?

3) Mustafa Kemal’in isim babalığını yaptığı gazetenin, Uğur Mumcu’nun, Ahmet Taner Kışlalı gibi aydınlarımızın, sorumluluğunu üzerinizde taşıdığınızdan haberiniz var mı?

Onların Cumhuriyet’ini mi devam ettiyorsunuz yoksa bu sizin Cumhuriyet’iniz mi?

Yazımı, Alman gazeteci-yazar Johannes Gross’un, konuyla tam olarak uyuşan şu sözleriyle bitirmek istiyorum:

“Gazetecinin görevi, kanaatleri pazarlamak ya da inançlar uğruna kargaşa yaratmak değildir; onun görevi haberi formüle etmek ve araştırma yapmaktır. (…) Gazetecilik etiği, bir hizmet ahlakıdır.”

Mehmet AMAN / 28 TEMMUZ 2015

Continue Reading