Bir Süleyman Seba Anısı…

Başlık biraz ağır. “Hadi ulan oradan! Senin Süleyman Seba ile nasıl bir anın olabilir ki?” diyebilecek bir çok arkadaşım olacaktır ki merak etmeyin o dört başı mağrur, dik duruşunu çıplak gözle göremeyenlerden biriyim ben de.

Peki gerçekten ben Süleyman Seba ile ne yaşamış olabilirim?

*

Ben daha doğmadan Seba, Beşiktaş’a başkan olmuş, onu ayağa kaldırmış, Beşiktaşlı babaların doğacak evlatlarına “Metin”, “Ali”, “Feyyaz”, “Mehmet” gibi adları koymalarına vesile olacaktı. Beşiktaş’ın “Efsane Başkan”ı olarak anılmaya hak kazandığı yıllarda sağ olsun babam da “Şifo Mehmet”i çok sevdiğinden, dedemin de adının Mehmet olması dolayısıyla bir taşla iki kuş vurmuş ve adımı Mehmet koymuştu. Çok geçmeden babam da diğer dedem de “Şifo’m” olarak seslenmeye başlamışlar. Babam o derece Beşiktaşlıyken benim de bu duruma kayıtsız kalmam pek beklenemezdi. Bu sayede “Oğluma olan borcumsun…” şiarı bizim ailede de devam etmiş oluyordu.

10 yaşındayım, yıl 2000. O dönem “TeleOn” yeni çıkmış, Türkiye 1. Futbol Ligi “TeleOn”dan yayınlanıyordu. Daha önce “Cine5”te idi maçlar. Babama yalvarıyordum “Alalım şu TeleOn’u, kahveye gitmeyelim.” diye. Nuh diyordu peygamber demiyordu. Kahvede maç izlemekten aldığı keyfi sanırım hiçbir zaman anlatamam. 

Bir gün yine bir Beşiktaş maçı. Tuttu elimden babam: “Haydi  maça.” Kahve yolu görünmüştü… O sigara dumanı altında maç izlemek ne kadar keyifli olabilirdi bir çocuk için? Hiç itiraz etmeden tutardım elinden düşerdik kahve yollarına… Çünkü istisnasız her kahvede gazoz vardı, babamı gazoz içmek için kandırabilirdim. Gazozla birlikte haşlama nohut satan amcalar da gelirdi kahveye. Ve tabii ki Beşiktaş’ın gol atma ihtimali… “Hep şu kahvede maç izlerdik.” diyemem. Çünkü bir çok kez mahalle değiştirmenin verdiği mesafe sorununu yaşardık. Ve kahvede oluşabilecek herhangi bir nahoş durum bir daha o kahvenin önünüden geçmeyi dahi haram kılardı. Hangi maç olduğunu hatırlamıyorum… Beşiktaş o dönemlerde kötüydü. Seba, Beşiktaş’ı üzmemek için son hamlelerini yapmıştı. Hep bir “Tamam şu maçtan sonra her şey düzelecek.” deniyordu kahve sohbetlerinde. Ama düzelmiyordu, “N’olacak bu Beşiktaş’ın hali?” ne yeniden evriliyordu sohbet… İşte o gün, o kahvede, o maçta şu sloganlar atılıyordu: “Ahmet Dursun, Seba gitsin!”

Kahvede homurdanmalar başladı. “Baba ne diyorlar?” dedim, “Seba’yı istemiyorlar oğlum.” dedi. “Neden?” dedim, içinde bir çok cümle barındıran bir ifadeyle “E işte… Takım kötü, ondan.” dedi, “Sen istiyor musun?” dedim, “Ben ister miyim oğlum!” dedi. Babam Seba’nın gitmesinden yana değildi öyle ki onu çok seviyordu. Rakı masalarında Seba’dan söz açıp teybe onun da en sevdiği parça olan “Eski Dostlar”ı çaldırırdı. Nasıl isterdi gitmesini? 

Fakat kahve ikiye bölünmüştü. Bir kısım “Yeter be ihtiyar! Siktir git artık, düş yakamızdan!”, “Amına koydun takımın, yeter, git!” diye stattakilere eşlik ediyordu. Bir kısım da Seba’yı istemeyenleri kast ederek “Şerefsiz bunlar ya!”, “Kimin köpeğisiniz orospu çocukları!”, “Seba’ya küfretmeyin ulan!” diye tüm benliklerini ortaya koyarak bağırıyorlardı. Bense olayları anlamaya çalışıyordum. Ne oluyordu? “Bunlar Beşiktaşlı, şunlar da Beşiktaşlı ama neredeyse birbirlerini dövecekler.” diyordum içimden… Kahvede sinirler iyice gerilmişti. Seba’yı istemeyen taraftan bir amca “Orospu çocuğu” lafına alınmış, çıldırmıştı. “Kim ulan anama küfreden it!” diye bağırıyor, sandalyelere vuruyor, iki üç kişi onu zor tutuyordu. Babam baktı olmayacak, tuttu elimden, evin yoluna koyulduk. Daha önce her maç sonrası eve giderken maç analizi yapardık ama o gece eve gidene kadar tek kelime konuşmadık. Eve gidince de…

O geceden kısa bir süre sonra Seba Beşiktaş’ı şu sözlerle bırakmıştı:

“… Değerli Üyeler,

On altı yol boyunca, üzerime gelen okyanus dalgalarının bende yaratmış olduğu hüznü, genel kurulunuzun sessiz ve sakin sahilinde sizlerle paylaşmaya çalıştım. Bunca sene boyunca, bana göstermiş olduğunuz sabır, anlayış, hoşgörü ve desteğe tekrar tekrar teşekkür ediyorum. 1984 yılında, ilk defa huzurlarınıza çıktığımda, kongre konuşmamın başında söylemiş olduğum sözleri hatırlatmak istiyorum:

‘Herkesi her zaman için aldatabilirsiniz, bazı kişileri her zaman aldatabilirsiniz ama herkesi her zaman aldatamazsınız.’

Ben kimseyi hayatım boyunca aldatmadım!

1984 yılında huzurlarınıza hangi heyecan ve duygularla gelmişsem, bu gün de huzurlarınızda aynı heyecan ve duygularla başım dik, gönlüm rahat ve huzur içerisinde sizlere veda ediyorum.”

Bu anları televizyondan izlerken, daha önce hiç yaşamadığım ölüm sessizliğini yaşadım ve ilk defa babamın gözlerinin dolduğunu gördüm. 

O gün çok küçüktüm. Şimdi her şeyin farkındayım Başkan. O günden bugüne hiçbir şey değişmedi. Beşiktaş’ı menfaatsiz sevenler bir tarafta, menfaatçiler yine bir tarafta. Seni o gün yıpratanlar da aynı, bugün üzerinden prim yapanlar da, seni sömürenler de…

Ama bu kavga alnımıza yazılmış.

Senden bize kalan en önemli vasiyet Beşiktaş’ın üzülmemesi hem de “Beşiktaşlılık Duruşu”, “Süleyman Abi” diye ortalığın tozunu dumanını attıranların üzmemesi…

Velhasıl, rahat uyu Başkan. Ucundan kıyısından böyle bir anım var seninli naçizhane, kabul et…

Dostların unutulmuş ama sen unutulmayacaksın Başkan…

 

Continue Reading

Eren’e Ağıt

Eren’e Ağıt
bülbüller sustu
son günün şafağında
güneş doğmak bilmedi
maçka ovasına bir daha
başım çevirir bakaram
karaları bağlar bağlar babam
Eren deyi deyi ağlar
                         ağlar anam
 
hava puslu
ortalık hain ordusu
karadenize bile ulaştı itin kurşunu
bitmedi puştun kahpe pususu
başım çevirir bakaram
karaları bağlar bağlar babam
Eren deyi deyi ağlar
                         ağlar anam
 
dinle Eren
dinle cennetten
kulak ver bu sese derinden gelen
haykırıyor milyonlarca vatan evladı 
                         yürekten
                                 yürekten
“iyi ki varsın
iyi ki varsın Eren”
Continue Reading

OLACAK İŞ DEĞİL!

Bu yazı, öfke yazısıdır. Çevreye verdiğim rahatsızlıktan dolayı özür dilemiyorum. 

Beşiktaşlılıktan ziyade, bir futbolsever olarak öfkem hududunu aştı, aştı, aştı. Hoş olmayan cümleler kurmak istememekle birlikte sıcağına sıcağına bir şeyler karalamak istedim.

2016 -2017 Turgay Şeren Sezonunun şampiyonu Beşiktaş ile 2016-2017 Ziraat Türkiye Kupasının sahibi Atiker Konyaspor, Turkcell Süper Kupa müsabakasında kozlarını paylaştı ve Atiker Konyaspor Beşiktaş’ı 2-1 mağlup ederek kupanın sahibi oldu.

Bu kadar.
 
trftr
 

Kusura bakmayın ama şu maçtan sonra “futbol” konuşmanın zamanı değil.

OLACAK İŞ DEĞİL! (Dikkat! Bu cümle içerisinde tüm sinkaflı küfürleri barındırmaktadır!)
 
Eski Spor Bakanından yeni Spor Bakanına, yalaka, tasmalı gazetecilerden sokaktaki sığ vatandaşa kadar herkes, aylardır yeni yapılan spor tesislerini öve öve bitiremiyor. Cumhurbaşkanımız eski futbolcuymuş da, spora ve sporcuya çok değer veriyormuş da, dünyanın hiçbir yerinde devlet bu kadar stat yapmıyormuş da, kulüpler ve taraftarları kıymetini bilmeliymiş de…
 
Hadi oradan!
 
Cumhurbaşkanı baktı ki tribünlerde yandaşı az, “Biraz da oralara çalışmalı!” dedi ve işe koyuldu. Konyaspor, Osmanlıspor, Kasımpaşa… Hepsi birer proje!
 
*
 
Passolig denen zırva hayatımıza gireli 3-4 yıl oldu. Passolig’i halka duyururken “sporda şiddeti önlemek” cümlesi öne sürülürken şiddeti önlemenin hikaye olduğu, yandaş şirketlerin rant uğruna futbolu kullandığı ve tribünlerde muhalif sesi susturmak olduğu besbelli ortadaydı.
 
20664607_470805829956077_306838102547577441_n
Yıl 2017 ve ben bu fotoğrafı görmek istemiyorum. Ben, çocuğumla maç izlemek istiyorum. Kardeşimle, kız arkadaşımla, küçük kuzenlerimle maç izlemek istiyorum. İnsanlar çocuklarıyla, hiçbir tehlike altında olmadan, rahatça maç izlemeli. Sahaya giren futboldan bihaber, hamasi siyasi sloganlarla doldurulan, beyinleri uyuşturulan yobaz gericilerin saldırılarına maruz kalmalalı. BIRAKILMAMALI.
 
pankart4 gün önce Medipol Başakşehir maçında Recep Tayyip Erdoğan’lı “Başkomutan” pankartı dalgalandırıldı. Bugün Samsun’da, Mustafa Kemal Atatürk’ün bu vatan topraklarını kurtarmak için mücadeleyi başlattığı şehirde “Yaşa Mustafa Kemal Paşa Yaşa” pankartı stada alınmadı. Ama “Bugün tüm stadlarda maalesef İzmir Marşı söyleniyor, Konya hariç.” diyen gerici meczup “şeref tribünü”nde!
 
Maç başlar başlamaz sahaya atılan ses bombaları, meşaleler… 

İzlediğiniz 45 saniyenin 90 dakika boyunca sürdüğünü düşünün. O derece ciddiydi. Yeni Türkiye ile övünenlerin gurur duyacağı bu tablodan ben Eski Türkiye taraftarı olarak gurur duymuyorum. Çünkü bu işin oluru şu: Meşaleler atılır, anons yaptırılır. Bir kez daha olursa yine anons yaptırılır. Baktın olmuyor, hakem heyeti sahadan çekilir, soyunma odasına gider. Maç ertelenir ya da tatil edilir. Eski Türkiye’de bunlar oluyordu. “Lanet olsun kupasına da maçına da, insanlara zarar gelmesin.” şiarı vardı eskisinde Türkiye’nin, yenisinde eser yok. Öyle ki sahaya giren bir caniden mi yoksa tribünden mi atıldığı belli olmayan bir “kelebek bıçak” hakeme gösteriliyor, hakem efendi sanki o “silah” hiç kendisine verilmemiş gibi oyunu devam ettiriyor. OLACAK İŞ DEĞİL! (Dikkat! Bu cümle de içerisinde tüm sinkaflı küfürleri barındırmaktadır!)
 
 

 
Ercan Taner bu durumu şöyle yorumluyor:
 
Bu akşamki maç şampiyonlar ligi veya milli maç
olsaydı kesinlikle tatil edilirdi…

Artık siz de takdir edersiniz ki normal bir ülkede maçın çoktan ertelenmesi veya tatil edilmesi gerekiyordu. Maç devam etti, Konyaspor kazandığı penaltı ile kupanın sahibi oldu. Fırat Aydınus’un maçın bitiş düdüğünü üflemesiyle tüm Tükiye şu görüntüyle baş başa kaldı:

 

Zvonimir Boban'ı Hırvatistan'da "ilah" yapan tekme
Zvonimir Boban’ı Hırvatistan’da “ilah” yapan tekme

Aklıma Yugoslavya’nın dağılmasıyla sonuçlanan savaşın başlamasının en önemli etmenlerinden sayılan Dinamo Zagreb (Hırvatistan) – Kızılyıldız (Sırbistan) maçı aklıma geldi… Trabzonsporda oynarken, Trabzonspor dergisine savaşı anlatan Cale, şunları kaleme almıştı: “Maçta polis ile yaşanan atışmalar kavgaya dönüştü. Kızılyıldızlı taraftarlar, Dinamo Zagreb taraftarlarına küfür etmeye başladılar. Karşılıklı tribünlerde oturan taraftarlar tahrik olunca, aradaki bariyerler kırılarak aşılmaya çalışıldı. Güvenlik güçlerinin çoğu o gün Sırplardan oluşuyordu ve kalabalık Zagrebliler, sahaya girmeyi başarmıştı. Doğal olarak da Sırp polisler ve Hırvat taraftarlar arasında büyük bir kavga çıkmıştı. Polis, Dinamo Zagreb taraftarlarına saldırırken, futbolcuları da büyük öfke kaplamıştı. En çok öfkelenen efsane futbolcu Boban, bir anda öne atlayarak Sırp polise tekme ve yumruk attı. Boban’ın bu hareketi onu Hırvatistan’da ilah durumuna getirdi.”

Bugün, siyasi ve sportif gerginliklerin had safhada olduğu bu ortamda Beşiktaş tribünlerinden toplu bir karşılık verme durumunda Tanrı korusun neler olurdu, hiç düşündünüz mü?

Nasıl bir felaket atlattığımızın farkında mısınız?

Hepimiz şu soruyu soruyoruz: O kadar meşale, ses bombası, bıçak.. İçeriye nasıl girdi?

cagdas-sevinc

Çağdaş Sevinç ve bir çok gazetecinin yerinden aktardığı bu bilgiler ışığında: Ey TFF! X-Ray cihazı nasıl kaldırılır? İnsanlar nasıl aranmadan stada alınır? 

Maç sonu yayıncı kuruluşta yalakalığını bir gram esirgemeyen Alp Pehlivan “Bugün herkes üzerine düşen görevi yaptı.” diyor. Bu cümleleri nasıl kurabiliyorsunuz, hiç mi vicdanınız incinmiyor?

Ayıptır, ayıp!

*

En büyük teşekkürü Mehmet Demirkol hak ediyor. 

Yukarıdaki tivitten de anlaşılacağı gibi, çöp konteynırından hallice bir durumda olan Türk spor medyasındaki çiçeklerden bir tanesi Mehmet Demirkol. Öyle ki maç sonu yaşananlara en büyük tepkiyi veren oydu:

“İnsanların stadlarda söylediği şarkı türkülerle ilgileneceğinize stada giren kelebek bıçakla ilgilenin.” (NTVSPOR, 6 Ağustos 2017)

Velhasıl kelam, Passolig denen saçmalığın bir an önce kaldırılması, var olan güvenlik önlemlerinin hakkınca yerine getirilmesi, başkanların yöneticilerin siyasilerin ortamı germemesi artık farz olmuştur. Yoksa bu görüntüleri bu yıl çok izleyeceğiz. Ve bu böyle devam ederse geri dönüşü olmayan bir yola girilmesi an meselesi… 

Ve…

Bu ses hiçbir zaman kısıl(a)mayacak…

Continue Reading

“Siz bizden ne istiyorsunuz kardeşim?”

“Siz bizden ne istiyorsunuz kardeşim?”

Son yılların en çok kafa yoran sorusu. Sürekli düşündüren, sürekli akılla kavga haline düşüren soru. İktidara sorulan, cevabı çok basit soru. Aslında cevabını da bildiğimiz soru bu. Dedim ya çok basit, cevabı şu: “Tapuyu yırtıp, kira kontrası imzalamak istiyoruz.” 

Bu cevabı net alamıyoruz. Alamadığımız için kemiriyor bu soru beynimizi. Neden kardeşim? Lozan tapudur. Sevr kira sözleşmesi. Hem de ev sahibi öyle bir ay kirayı geciktirdiğinde “Olur, insanlık halidir.” diyenlerden değil. Kirayı bir ay geciktirdiğinde, bir çivi çaktığında, çocuklar  çok ses yaptığında kapının önüne koyacak cinsten… Gözünün yaşına bakmayan cinsten.

Neden?

“Lozan” gibi bir tapu varken elimizde, neden “Sevr” gibi bir kira sözleşmesini önümüze getirmek istiyorsun? 

Hüsnü Bozkurt’un isyanı bunadır.

*

CHP Konya Milletvekili Hüsnü Bozkurt, Halk TV’de yayınlanan Halk Arenası programında yaptığı konuşmasında, Türk ulusunun egemenliğinin oylanacağı 16 Nisan Halkoylamasında “Evet” çıkarsa, “Evet” oyu verecekleri değil “Evet”i dayatanları ve onların akıl hocalarını yani emperyalistleri ve onların yerli işbirlikçilerini yeniden Kuvayi Milliye’yi rehber alarak “denize döküleceklerini” belirtti.

Var mı bir itiraz. Olmamalı.

Mütareke basınının iz düşümü “havuz medyası” marifetiyle bu sözler inanılmaz çarpıtıldı. Soruşturma açıldı. “Kontrollü muhalif” Kılıçdaroğlu “Milli iradenin üzerinde hiçbir güç yoktur. Öyle ‘Asarım, keserim, denize dökerim’ bunlarla olmaz. Her arkadaşımın, her siyasetçinin diline hakim olması lazım. Üç tane alkış geldi, diye diline hakim olamamak doğru değildir. Doğru bulmuyoruz.” buyurdu. 

Kemal Kılıçdaroğlu hakkında uzun uza yazmaya gerek yok. Çağdaş Bayraktar tek bir soruyla açığa çıkarıyor her şeyi:

Hüsnü Bozkurt’un bu sözlerinin arkasında durmamak için her halde “Sorosçu” olmak gerek. 

Yeri ve zamanı tartışmasını açmak ne kadar doğru bilmiyorum ama yeri ve zamanı geldi de geçiyor…

*

Hüsnü Bozkurt’un bu sözleri tartışıladursun, bir haber düşüyor önüme. Sözcü’den Saygı Öztürk’ün haberi: “Yunanistan, Ege’de işgal ettiği adalarımıza milislerini yerleştirdi”

İşgalci Yunan komutan ve milisleri

Haberin ayrıntıları şöyle: “Aydın- Hurşit Adası’nda egemenlik ve bayrak gösterisi yapan Yunan Milis Askerleri, Türkiye’ye meydan okudu. İleri karakola dönüştürüldü.

Yunan Kara Kuvvetleri Komutanı Korgeneral Alkiviadis Stefanis, 30 Mart 2017’de Aydın Hurşit Adası’nı ziyaret etti. Korgeneral Stefanis’in Hurşit Adası’na yaptığı ziyaret Yunan Kara Kuvvetleri Komutanlığı resmi internet sitesinde yayımlandı. Korgeneral Stefanis, hiçbir engelle karşılaşmadan Aydın Hurşit Adası’na geldi. Yunan bayrağının altında işgalci Yunan askerleri ile birlikte poz verdi. Aydın Hurşit Adası, Yunan Ahikerya Adası’na bağlanarak ileri karakol haline dönüştürüldü. Aydın Hurşit Adası’nda, Yunan 79. Milli Muhafız Taburuna bağlı 4.Piyade Bölüğü görev yapıyor.”[1]

Can yakıcı, sinir bozucu, kan dondurucu bu haberi okuduktan sonra yine aklıma Hüsnü Bozkurt’un katıldığı programda söylediği şu sözler geliyor:

“Bu ülkenin 18 adasındaki Yunan bayrağını indirmekten aciz zavallılar gidip Hollanda’da mahalle bekçileriyle kahramanlık taslıyorlar.”

Ve soruyor: “Siz bizden ne istiyorsunuz kardeşim? Sizi hangi öğretmenler yetiştirdi? Hangi okullarda okudunuz siz? Ne okudunuz ya?” 

Peki buna var mı bir itirazı olan?

Peki yok mu işgale ses çıkaracak olan?!

Mehmet AMAN


DİPÇE

[1] http://www.sozcu.com.tr/2017/gundem/yunanistan-egede-isgal-ettigi-adalarimiza-milislerini-yerlestirdi-1775191/

 

Continue Reading

PERİNÇEKİZM’İ TANIYALIM: YALANCILIK

Bir kaç gün önce Doğu Perinçek Ulusal Kanal’da Çağdaş Ulus’un “Odatv Davası’nın hala sürmesini neye bağlıyorsunuz? Orada da bir çok gazeteci yargılanıyor.” sorusuna verdiği ilk cevap aynen şuydu:
 
“Odatv’den yargılanan arkadaşlar, ‘Biz gazeteciyiz’ diyorlar. Hepsi, devamlı, ‘Gazeteciyiz, gazeteciyiz, gazeteciyiz’ diyorlar. Ne cumhuriyeti savundular, ne vatanı savundular. Bir ‘gazeteciyiz’ tekerlemesi gitti. Herkes de onlara mikrofon uzattı. Onlar da devamlı papağan gibi, ‘Gazeteciyiz, gazeteciyiz, gazeteciyiz…’ Ben de dedim ki, ‘ben de o zaman marangozum!’
(…)”[1]
 
İlk okuduğumda “Keşke marangoz olsaydın!” demiştim. Hemen belirteyim, bu Oda Tv’nin yayın politikasını benimsediğim ve onları koruduğum anlamına gelmesin. O başka bir tartışma konusu. Burada Perinçek, bireysel bir tavır ortaya koyarak egosunun da vermiş olduğu güçle, yine düşünmeden bir şeyler saçıyor ortalığa…
 
*
 
Cumartesi günü de Kadıköy’de bir toplantıda, “Türkiye kara günler yaşamıyor.”, “Borçlanma ekonomisi bitti.”, Türkiye, AKP iktidarı ile “Atatürk Devrimi Programı”na döndü”, “Amerika Türkiye’den korkuyor.”, “Amerika artık yenildi.”, “Türkiye Amerika zincirlerini kırdı.” gibi bugünün gerçeklikleriyle örtüşmeyen birçok zırvayı gündemine aldı.[2]
 
*
 
Bugünkü yazısında da “Perinçekizm”de “tutarsızlık”, “ilkesizlik”, “eleştiriye tahammülsüzlük”, “kendine karşı olana CİA’cı, Amerikancı yaftası yapıştırmacılık” ilkelerinin yanında bir ilke daha olduğunu açık bir şekilde gösterdi: Yalancılık.
 
Marangozdan yalancı olur mu bilmem de, Perinçek insanların gözlerinin içine baka baka güzel yalan söylüyor.
 
Perinçek, “FETÖ’ ye karşı mücadele stratejisinin yakın tarihi” yazısında, 15 Temmuz 2016 Darbe Girişiminin ABD’nin Türkiye’deki silahlı gücünü kaybetme tehdidiyle karşı karşıya kaldığı, Türkiye’nin Rusya’ya ve Avrasya ülkelerine yakınlaşması ve Atlantik sisteminin denetiminden çıkıyor oluşuna bağlıyor ve şöyle söylüyor: “ABD’nin yanıtı, 15 Temmuz 2016 günü geldi. ABD’nin silahlı güçleri ile Türk Ordusu ve Türk milleti Ankara’da ve İstanbul’da 12 saat süren bir savaş yaptılar. O savaş sırasında ABD güdümlü FETÖ’nün darbecileri olan Yurtta Sulh Konseyi’nin bildirilerini okuyan kanalları hatırlayınız, sosyal medyada atılan darbe destekçisi tivitlerin altındaki imzalara bakınız, FETÖ darbesinin ezilmesine kadar pusuda bekleyenleri onların yanına yazınız, Atlantik ittifakını göreceksiniz. O ittifak öyle yerlere uzanıyordu ki, darbenin en kritik anında Ulusal Kanal ekranından bile FETÖ’ye selam yollayan programcı vardı. Kral çırılçıplak arşiv kayıtlarında duruyor. O dostumuzun o anda kolundan tutulup ekrandan alınması, bir savaş göreviydi ve yerine getirildi. Tayyip Erdoğan’a düşmanlık adına FETÖ darbesine hoşgeldin deme özgürlüğü, vatanseverlerin kitabında yer almıyor.”[3]
 
Yazıda 15 Temmuz’dan sonra sakız gibi sürekli ağzında geviş getirdiği sözleri bir kenara bırakırsak “O ittifak öyle yerlere uzanıyordu ki, darbenin en kritik anında Ulusal Kanal ekranından bile FETÖ’ye selam yollayan programcı vardı. Kral çırılçıplak arşiv kayıtlarında duruyor. O dostumuzun o anda kolundan tutulup ekrandan alınması, bir savaş göreviydi ve yerine getirildi.” cümlesine eğilelim.
 
“Yalan” söylediğini nereden çıkarıyorum?
 
“Çırılçıplak” olarak adlandırdığı “kral” Mustafa Mutlu.
 
15 Temmuz’da Ulusal Kanal’da ne oldu?
 
Cuma günleri yayınlanan Kral Çıplak programının sezon finali idi. Mustafa Mutlu’nun konuğu kendisinin avukatı ve Egenekon Davası avukatlarından Celal Ülgen’di. Perinçek, yayın sırasında Mustafa Mutlu’yu “Atlantik ittifakı”na ortak olmakla ve FETÖ’ye selam yollamakla suçluyor. Gayet somut delillere dayandırılması gereken ve çok da ağır olan bu suçlamanın cevabı yine o programda saklı.
 
İşte Perinçek tam da burada açık bir şekilde yalan söylüyor.
 
Çünkü Mustafa Mutlu da Celal Ülgen de o gün, aklı başında olan herkes gibi olaya gayet temkinli yaklaşmışlar ve yanlış bir şey söylememek için kendilerin net bir şekilde sıkmışlardı. Programı izleyen herkes bu kanıya varacaktır.[4] Zaten Celal Ülgen bugün gerekli açıklamayı yaptı ve “Herkes aldığı abdestinden emindir.” dedi.[5] Açıkçası Mustafa Mutlu’dan da bir açıklama bekliyorum. Bu kadar ağır iftiralara maruz kalıp uzun süren sessizliğini bozacaktır diye düşünüyorum.
 
*
 
Neyse… En kısA sürede herhangi bir Aydınlıkçıdan “CİA’cı!” suçlamasına karşı kılıç kalkanımı kuşandım.
 
Hazırım ve bekliyorum.
 
Mehmet AMAN
07.12.2016

DİPÇE

 
[1] http://odatv.com/dogu-perincekten-canli-yayinda-odatvye-saldiri-0412161200.html
[2] https://www.youtube.com/watch?v=kn40ZFtrld4
[3] http://qoshe.com/aydinlik/dogu-perincek/feto-ye-karsi-mucadele-stratejisinin-yakin/803951
[4] https://www.youtube.com/watch?v=0uQqpCgztZQ&t=14090s
[5] http://odatv.com/dileyen-izleyebilir-kimse-kolundan-tutulup-atilmadi-0612161200.html
Continue Reading

PASLANMIŞ MEKANİZMA: CHP

Güneş Gazetesi’nin 06.12.2016 tarihli manşeti: GÖBEK ATARAK TAZİYEYE GİTTİLER

Haberi yapan kuruluş yandaş basın, evet.

Haber dili buram buram samimiyetsizlik kokuyor, evet.

Bırakın bu gazeteyi okumayı, elini bile sürmeye tenezül etmezsin ona da evet.

Fakat yüzümüze tokat gibi çarpan bir kaç olguyu görmeyenler için “yine yeni yeniden” gözler önüne serelim.

Geçen gün Ankara’da, Aladağ’da çocuk bedenlerin kül olmasını protesto etmek için toplanan bir grubun gözaltına alındıktan sonra sosyal medyada paylaştığı fotoğrafları eleştirmiş, yapılanın protestodan ve o protestonun yararlı olabilmesi için çabalamaktan ziyade “gösteriş” amaçlı olduğunu dile getirmiştim. [1] Aradan yaklaşık bir hafta geçti ve yepyeni bir tartışma şu anda sosyal medyanın gündeminde: #CHPninGöbekliTaziyesi

Haber metninden sadece bir bölümü alıntılıyorum: “Mamak CHP teşkilatını taşıyan otobüs, büyük bir skandala sahne oldu. Taziye ziyareti için yola çıkan otobüste, Adana’ya kısa bir mesafe kala müzik son ses açıldı ve partililer göbek atmaya başladı. Ankara havası eşliğinde vur patlasın çal oynasın eğlenen partililer, o anları da bir cep telefonu kamerasıyla kaydetti.”[2]

Şimdi…

Bu haberin doğruluk payı ne?

CHP bununla ilgili bir açıklama hala yapmadı, yapacak mı?

Doğruysa yaptırım ne olacak?

Daha doğrusu bir yaptırım olacak mı?

Yaptırım olsa ne olacak? Zihinlerdeki gösteriş merakı giderilmedikten sonra buna yaptırım uygulansa ne olur uygulanmasa ne olur?

Bir, ikincisi; “Aladağ’a taziyeye gidiyoruz…” yazarak eğlence temalı video paylaşmak, hangi akla hangi mantığa sığar?

Oradakilerin taziye anlayışı bu mudur?

“Yahu şurada geçen hafta çok acı bir olay yaşandı, şimdi de oraya gidiyoruz, böyle eğlenmek eğlendiğimizi de elalemin gözüne sokmak bize yakışmaz.” diye uyarmak kimsenin aklına gelmedi mi?

Güneş Gazetesi’ne bu fırsatı verdiğiniz için mutlu musunuz?

Ne söylesek boş.

*

Bir saat düşünün.

Saat bozuk.

Sorun saatin pilinde değil, istediğiniz kadar farklı pil deneyin yine bu saatin kusursuz çalışmasını sağlayamıyorsunuz.

Peki sorun pilde değilse neyde?

Sorun akreple yelkovanın hareket etmesini sağlayan mekanizmanın paslanmış olmasında.

İşte CHP o bozuk saat…

Çalışmıyor.

Paslanmış.

Çarklar ilerlemiyor.

Paslandıkça daha da işlevini yitiriyor.

Bu da lümpen tavrı daha da perçinliyor.

Günü kurtarmak marifet sayılıyor.

İdeolojik birikim bir çırpıda harcanıyor.

Yerine elle tutulur hiçbir şey konmuyor.

“Altı Ok” hak getire.

Kemalizm mi? Adı geçmiyor.

Mustafa Kemal Atatürk mü? Ellerinden gelse adını her yerden kaldıracaklar. Ama güç yetmiyor.

Yetmeyecek de.

Elbet o saat bir gün yeniden çalışacak.

CHP’de fabrika ayarlarına yeniden dönüp, tıkır tıkır işleyecek.

İşlemeli.

Silkelenip “Cumhuriyet”i kurtarmalı.

Kuvayi Milliye’nin evladı, Cumhuriyet’in mihenk taşı, Mustafa Kemal Atatürk’ün gözbebeği Cumhuriyet Halk Partisi’nden başlayarak.

Mehmet AMAN
07.12.2016


DİPÇE

[1] https://www.facebook.com/mehmetamann/posts/349995535370441

[2] http://www.gunes.com/gundem/ankara-havasiyla-taziyeye-gittiler-742545

Bahse konu video: https://mobile.twitter.com/gunes_gazetesi/status/806128811766992896

Continue Reading

Ey Cumhurbaşkanı!

Ülkenin Cumhurbaşkanı, ülkenin kurucu Cumhurbaşkanını anarken, ülkenin kurucu felsefesini savunanlara saldırıyor. “Marjinal ideolojilerine Gazi’yi alet ettiler.” diyor.[1]

Ülkenin Cumhurbaşkanı, ülkenin kurucu Cumhurbaşkanını anarken, adını doğru telafuz etmiyor. Anma yazısında dahi “Mustafa Kemal Atatürk” diyemiyor.

Ey Cumhurbaşkanı!

Mustafa Kemal Atatürk’ü kim, neye alet ediyor biz çok iyi biliriz!

Senin “marjinal ideoloji” dediğin, bu ülkenin kurucu felsefesi, yegane kalkınma ve ayakta kalma projesidir.

Kemalizm düşmanlığına Mustafa Kemal Atatürk’ü bari 10 Kasım’da alet etme!

Ey Cumhurbaşkanı!

O’nun adı Mustafa Kemal Atatürk’tür!

*

Birlikten bahsedenler, “Yenikapı Ruhu” dedikleri ruhun ülkenin dönüşüm ruhu olduğunu ne zaman farkedecekler?

Hala mı “birlik” naraları atacaklar?

Mustafa Kemal Atatürk’ü içine sindiremeyenlerle hangi birlik ey efendiler?

Mehmet Aman
9 Kasım 2016


[1] http://odatv.com/erdogan-10-kasimda-kemalistleri-elestirdi-0911161200.html

 

Continue Reading

Körler sağırlar…

Dün, “Sporda Şiddetin Önlenmesi ve Tahkim Çalıştayı” yapıldı.
 
TFF Başkan Vekili Hüsnü Güreli,  e-bilet sistemi ile alakalı istatistiki bilgiler paylaşarak, çok doğru bir uygulama olduğunu ifade etti. Güreli, “E-bilet bizim tasvip etmediğimiz, sahalarda görmek istemediğimiz olayların olmasına sebep olan seyirci kitlesini uzaklaştırdı. Zaman içerisinde iyi bir seyirci kitlesine kavuşmamızı sağladı.” dedi.
 
Bir kaç hafta önce Türk futbol tarihinin en utanç verici anlarını sanırım izlememiş Güreli.
 
Başkan vekilliğini yaptığı TFF’nin, Trabzonspor-Fenerbahçe maçında yaşanan olaylardan dolayı -olaylar deyip geçmemek lazım neredeyse bir insan ölebilirdi- Trabzonspor’a sadece ama sadece 4 maç ceza verildiğini de öyle tahmin ediyorum bilmiyordur.
 
4 maç nedir?
Sahaya atlamanın, hakeme saldırıp darp etmenin, hakemin ciğerinde 25 cm yara açmanın cezası 4 maç mı?
 
Peki ne yapmalı?
 
Arkadaşım Mehmet Anıl Parlakla bu konu hakkında konuşurken şu sonuca vardık:
 
Trabzonspor-Fenerbahçe ya da Fenerbahçe-Trabzonspor maçlarını “tarafsız sahada” oynatacaksın.
 
Bu kısa vadeli, günü kurtarmak için “olmazsa olmaz” bir yaptırım.
 
Uzun vadede ise:
 
1) Yöneticiler susmalı. En azından kışkırtma amaçlı konuşmamalı.
 
2) Yöneticiler susarsa, taraftarları kışkırtmazsa zaten taraftarlar kendine çeki düzen verir, ama “resmi taraftar sitesi” adı altında ağza alınmayacak hakaretler yağdıran, öfkeyi nefret söylemleriyle dile getiren bazı sosyal medya hesaplarını kapatmalı, yöneticilerini hukuka teslim etmeli.
 
3) Aynı yönetici ve taraftarlar gibi, futbolcuların içindeki ayrık otları temizlemeli. Temizleyemiyorsan susturmalı. Susturamıyorsan kovmalı!
 
4) Basının içerisindeki “holigan” gazetecileri ifşa etmeli, onları da hukuka teslim etmeli.
 
5) İnsanlar derin bir psikolojik bunalımın dibinde. Ülkenin içinde bulunduğu durum gün geçtikçe her alanda kötüye gitmekte. Yaşam şartları her an gerilemekte. Devletin artık “sahaya atlayıp” sosyologlar eliyle “Ne oluyor?” diye sorması, artık derinden bir çözümün ortaya atılması, uygulanması gerekmekte.
 
6) Fenerbahçe Futbol Takımının uğradığı silahlı  saldırı gibi cana kast edilen olayların üstü kapatılmamalı. 
7) Körler ve sağırların birbirini ağırlaması da artık son bulmalı. Gerçekten iş yapılmalı.
 
8) “Efendim e-bilet ile tribün olaylarına son verdik.” saçmalığını yapan Gençlik ve Spor Bakanı büyük düşünüp, FIFA Başkanlığı’na oynamalı.
*
Her şeyi geçtim, Göksel Gümüşdağ‘ın nasıl bu seviyeye geldiğini çözersek sanırım Türk futbolunun tüm sorunlarını çözebiliriz. Bence yapılması gereken yegane eylem budur…
 
Continue Reading

Kim suçlu?

Hanımlar beyler! 

Dün ülke, spor düzeyinde iki olay yaşadı. Birincisinin mutluluğu tarif edilemezdi. WTA düzeyinde ilk kez bir Türk, şampiyon oldu. Teniste bu büyük bir başarı! Çağla’nın ayak sesleri çoook öncelerden duyuluyordu. Azim ve kararlılığıyla hem kendisi hem de Türk sporu altın değerinde bir başarı kazandı. Çağla’yı kutluyor, hem olimpiyat düzeyinde hem de grand slamlerde başarısının devamını diliyorum.

*

Dün akşam, Spor Toto Süper Lig Hasan Doğan Sezonu’nun 30. haftasının en önemli mücadelesi olan Trabzonspor-Fenerbahçe maçı vardı.

Maçın önemi oldukça büyüktü. Fenerbahçe kazanırsa Beşiktaş’ın puan kaybettiği hafta şampiyonluk mücadelesinde liderle olan puan farkını 3’e indirecekti ve büyük avantaj sağlayacaktı. Trabzonspor içinse bir prestij mücadelesiydi.

Trabzonspor ve Fenerbahçe arasında 2011’den beri süre gelen sıkıntı malum. Maç öncesi yine herkesin aklının bir köşesinde “acaba”lar vardı. Nitekim acabalar bir bir gerçekleşti…

Maç orta karar ilerlerken, kaleci Volkan Demirel’e ayakkabı atıldığını gördük. Aslında orada ilk sinyal verilmişti. O tribün, hava şartlarının üzerinde bir sıcaklıkta seyrediyordu maçı… Hiçbir anons, hiçbir anons yapılmadı. Maç devam etti. Nani’nin attığı gol sonrası maçın sunucuları “Trabzonspor taraftarlarının Nani’yi alkışladığını” söylüyorlardı. Televizyondan izleyenler olarak bizler alkış duymuyorduk. Sanırım münferit bir kaç kişi alkışlamıştı. Aslında bu da büyük bir olay ülkenin şu şartlarında. Artık başarıdan dolayı kimsenin kimseyi tebrik etmeyi aklından geçirmediği bir iklimdeyiz… Hep bir çıkar, hep bir menfaat!

Sonra Robin v. Persie’nim golü geldi, Trabzonspor’un kalecisi Onur hatalıydı… 

Nani oyundan çıktı, bir Trabzonlu Nani’nin yanına indi, Nani’den formasını istedi, Nani verdi…

İşte olayların fitilini ateşleyen en büyük etkenlerden birisi buydu. “Tribünde Fenerli istemiyoruz” tezahüratları eşliğinde, formayı alan vatandaş linç edilmekten zorla kurtarıldı, dışarı çıkarıldı. Forma Nani’ye geri döndü, şaşkındı…

Nani o Nani. Anlatmaya gerek yok. Nani yani. Hangi takımı tutarsa tutsun, o Nani’nin formasıydı, büyük bir hatıraydı alacak kişi için. Belki çocuğuna götürecekti, kim bilir… Ama alamadı vatandaş. Sığ fanatizme kurban gitti!

Bu sıralarda, ilk yarıda Volkan’a ayakkabı atılan tribün tabiri caizse iyice azdı. Maç devam ediyorken, tedbir amaçlı asılan fileleri tutan devasa direkler devrildi. Fileler yırtıldı. Bir şeyler oluyordu, hem de çok kötü şeyler. Mehmet Anıl Parlak’la izliyoruz, döndüm ve “Kardeş büyük sıkıntı.” dedim, başıyla onayladı. Biz bir şeyleri öngördük, hakem Bülent Yıldırım’ın bunu görmezlikten gelip maçı devam ettirmesi büyük şanssızşıktı. Mehmet Anıl Parlak bana döndü, “Yahu anons manons bir şeyler de yaptırmıyor, böyle olmaz!” dedi, ben de onu onayladım. İşler iyice kötüye gidiyordu, tedbir amaçlı konulan fileler yırtılmıştı. Bunun bir tık ötesi sahaya inmekti. Hakem Bülent Yıldırım neyi bekliyordu? Sahaya koltuklar, çakmaklar ve bilumum “yabancı madde” yağdıktan sonra Bülent Yıldırım maçı durdurmayı akıl etti. İki dakika sonra maç kaldığı yerden devam etti. Allah allah… “Adamlar durmuyor, başka bir şey lazım Bülent!” diyoruz, ama duymuyor… Sahaya yine koltuklar atılırken, top toplayıcı çocuk o koltukları toplamak için sahaya gitmişken maç devam ediyordu! İşte o sırada olan oldu…

Yüksekliği kaç metre olduğunu bilmediğim bir yerden, bir çocuk sahaya atladı. Çizgi hakemi Volkan Bayarslan’a arkadan saldırdı. Hakem savunmasız yakalandığı bu saldırıda yere yığıldı. Dehşete kapıldık! Göz göre göre geldi her şey… Hakemi zor aldılar elinden gözü dönmüşün!

Neyse ki Bülent Yıldırım yaklaşık 10 dakika önce yapması gerekeni yaptı. Herkesi soyunma odasına gönderdi.. Maç tatil edildi.

*

Bunun suçlusu kim?

Sadece Trabzonsporlu mu?

Sadece Fenerbahçeli mi?

Sadece Galatasaraylı mı?

Sadece Beşiktaşlı mı?

Yaşananların sorumlusu tek başına bir kısım değil, hepimiziz.

Bir Galatasaray-Fenerbahçe maçının “sulu derbi” adıyla kayıtlara geçmesini sağlayan ve o olayı destekleyen Galatasaraylılardır.

Bir Beşiktaş-Galatasaray maçında sahaya atlayıp Eboue’ye saldıran ve onu destekleyen Beşiktaşlılardır.

Galatasaray’ın şampiyon olduğu Fenerbahçe-Galatasaray maçında, Galatasarayın kupa kaldırmaması için elinden geleni yapan Fenerbahçeli yöneticiler ve onlara destek veren Fenerbahçelilerdir.

2010-2011 sezonuna istinaden dile getirilen “şike” iddialarının gölgesinde şampiyon olan, “Yahu arkadaş, o kadar iddia o kadar şaibe varken, ben bu şampiyonluğa sevinemem.” diyemeyen, aksine 2011’den bu yana yönetiminin tutarsız açıklamalarına destek olan ve o sezonun güllük gülistanlık olduğunu ısrarla dile getiren Fenerbahçelilerdir.

2010-2011 sezonunda Fenerbahçe’nin şike yaptığını iddia ederek, o sezon ikinci olan ve şampiyonluk hakkının kendilerinde olduğunu söyleyen, bu haklarını ilk başlarda doğal ve yasal yollarla dile getiren ama sonradan işin cılkını çıkaran Trabzonsporlulardır.

Hırs ile çirkefliği ayıramayan tüm takım taraftarlarınındır.

Trabzonspor-Galatasaray maçında hakeme kırmızı kart gösteren Salih Dursun ve onu kahraman ilan edenlerdir suçlu…

TFF’dir suçlu…

Hükümetin ve çevresinin rant amaçlı ortaya attıkları elektronik bilet sistemini damdan düşer gibi uygulamaya geçirten TFF suçlu.

Yıllardır TFF’nin tutarsız kurallarını destekleyen kulüp yöneticileridir suçlu.

Artık her olaydan sonra, “Bu işte provokasyon var.” kolaycılığına kaçan başkanlardır suçlu…

Hükümettir suçlu…

Geçen yıl Fenerbahçe Futbol Takımının Trabzonspor maçından geri dönüş yolunda silahlı saldırıya uğramaları, adeta ölümden dönmelerinin ardından hala faillerini bulamayan, belli ki çaba sarfetmeyen, hatta unutturan hükümettir suçlu.

Mahkemedeki hakimdir suçlu…

Resmen insan öldürmeye kast etmiş birisini “tutuksuz yargılamak üzere serbest bırakan” hakimdir suçlu… 

Sporda şiddet ve düzensizliğin önlenmesine dair çıkarılan kanun (6222) ve onu uygulamayan savcılardır suçlu.

Sadece bu maçta değil, her maçta yüzlerce kişinin “Passolig” kartı olmadığı halde girdiği aşikarken, başkasının “Passolig”i ile girenlerin sayısı hayli fazlayken nedense sahaya giren bu iki kişinin “Passoligsiz” olduğu tespit edilmiş. Vallahi bravo! En azından tespit edilebilmiş… Sahaya girmese sanırım o da olmayacaktı!

Hanımlar beyler…

Bu sabah Mehmet Demirkol’un da dediği gibi…

“Herkes kendi bahçesinin önünü temizlemeli!”

Herkes dönüp aynaya bakmalı…

Herkes ama herkes, özellikle aklı selim sahibi davranmaya çalışanlar, özellikle ve özellikle 21. YY’ın aydın boşluğunu doldurmayı görev edinmiş bizler, çeki düzen vermenin bir zamanı gelmedi mi artık? 

Yazıyı yine yeni yeniden şu alıntıyla bitireceğim…

Gençler, kaldırımlarında sağdan yürünen, yaya geçidinde yayaya saygı gösterilen bir ülke istiyorsanız… Kırmızı ışıkta durulan, markette sıraya girmeyi becerebilen bir kent hayal ediyorsanız, deplase olunuz lütfen… Yani yer değiştiriniz… Şu anda hayatta bulunduğunuz yeri bir sorgulayınız: Gerçekten de şu fani hayatta en önemli şey, Beşiktaşlılık, Fenerbahçelilik, Galatasaraylılık olabilir mi?”

Unutmadan…

Birbirimizi futbol takımları yüzünden yemeye devam edersek, elimizdeki futbol takımı, o futbol takımını rahatça izleyip destekleyeceğimiz “kahve” ve o kahvenin var olabileceği “vatan”; elimizden kayar gider…

Continue Reading

CEVAPSIZ SORULAR

Dedikodulardan, bir spor kulübü lehine veya aleyhine oluşturulan kurgulardan olabildiğince uzak durmaya çalışarak bir kaç soru soracağım. Bazılarını cevaplayıp, bazılarını cevapsız bırakacağım.
 
Bir kere önceliğim insan hayatı.
 
Soru: Güvenlik nedeniyle bir spor müsabakası iptal edilir mi?
 
Cevap: Evet.
 
S: Bu dünya derbisi olsa?
 
C: Elbette yine iptal edilmeli.
 
S: “İptal ederek terörün ekmeğine yağ süreriz.” diyorlar, onu ne yapacağız?
 
C: Yine yüzlerce insanı ölümle baş başa mı bırakmalı? Tabii ki iptal edilmeli.
 
S: Peki maçtan iki saat önce mi bu karar alınmalıydı?
 
C:
 
S: Fenerbahçe SK’nın erteleme isteğine müteakip “seyircisiz kararı” verilip tepkilerden sonra erteleme kararı alınmasına ne diyorsunuz?
 
C:
 
S: Ülke yangın yeriyken, her tarafta canlı canlı bombalar fink atarken, maçtan günler önce stad çevresinde, stad içinde, maç günüyse olağanüstünün olağanüstüsü güvenlik önlemleri alınması kimsenin aklına gelmedi mi?
 
C:
 
S: Alınmış olmasına rağmen mi hala “güvensiziz”?
 
C:
 
S: Alınan istihbarat neydi?
 
C:
 
S: Stadyum içinde mi sıkıntı vardı stadyum dışında mı?
 
C:
 
S: Stadyum içindeyse, ilk alınan karara göre futbolcuların, teknik heyetlerin, basın mensuplarının can güvenliği mi hiçe sayılmıştı?
 
C:
 
S: Dışındaysa, stattan tasfiye edilen ve yeni gelen taraftarlar mı önemsizdi?
 
C:
 
S: Maçın ertelenmesine yol açan tehdit, sadece bu müsabaka için mi tehditti yoksa ülke için mi? Yani sadece bu maç için mi tasarlanmış bir eylemdi?
 
C:
 
S: Yani eğer öyle değilse hala ülke için büyük bir tehdit öyle değil mi?
 
C:
 
S: Maç ertelendi ve insanlar eve dönüş yolundalar. Peki ya eve dönüş yolunda bir şey olursa?
 
C:
 
S: Dün İstanbul’un göbeğinde bomba patladı ve akşam Beşiktaş-Antalyaspor, hatta bir ayda iki kez bomba patlayan Ankara’da ise Osmanlıspor – Gençlerbirliği maçı vardı. Bu maçlar neden oynandı? Tedbir amaçlı ligler ertelenemez miydi?
 
C:
 
S: Bu maçla birlikte, A Milli Takım’ın İstanbul kampı da iptal edildi. Bu göstermelik miydi? Yoksa ciddi ciddi güvenlik tehdidi mi var?
 
C:
 
S: Ciddi ciddi güvenlik tehdidi varsa, okullar vs. de mi tatil edilecek?
 
C:
 
S: Hayır gerçekten varsa bilelim. Ona göre, arkadaşlarımıza haber verelim falan, olmaz mı, hı?
 
C:
 
S: Çıkmayalım dışarı? Sokağa çıkma yasağı getirin, insanlar canının güvende olduğunu hissettsin, olmaz mı?
 
C:
 
S: Yineliyor gibi olacağım ama, maç ertelendiğine göre tehdit unsuru da saf dışı bırakılmış olmuş oldu mu?
 
C:
 
S: Ya ertelenen tarihte bir şey olursa?
 
C:
 
S: Hı?
 
C:
 
S: Hı?
 
C:
 
S: Hı?
 
C:
 
S: Bu kadar mı çaresizsiniz?
 
C:
 
*
Kaldı geriye cevapsız sorular….
Continue Reading